
* Bu makale Kıbrıs Üniversitesi, Türk ve Ortadoğu Çalışmaları Bölümü, Master Programı kapsamında, Türkiye İç ve Dış Siyaseti dersi için hazırlanmıştır.
Giriş
1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti, 1950’ye kadar tek partili bir sistemle, ‘devleti kuran’ sivil-asker ‘Atatürkçü’ anlayış tarafından anti-demokratik bir şekilde yönetilmiştir. 1950’de yapılan ilk çok partili seçimlerde yaklaşık otuz yıldır iktidarda olan CHP ağır bir şekilde yenilgi alarak muhalefette olmak zorunda kalmıştır. Ancak Türk Silahlı Kuvvetleri devlet yapısının kuruluş değerlerinden uzaklaştığı gerekçesiyle 1960 yılında ilk kez hükümete karşı askeri darbe yaparak yönetime el koymuştur. Benzer bir durum 1971 yılında da tekrarlanmış, bu kez yükselen işçi sınıfı ve sosyalist hareketin kontrol altına alınması için askeri rejim iktidara el koymuştur. 1980’e gelindiğinde artık çok daha güçlü bir toplumsal muhalefet söz konusudur. Bununla birlikte gerek içte gerekse uluslararası alanda artan ekonomik ve siyasal krizler vardır. ABD’nin ve NATO’nun yakın müttefiki konumundaki Türkiye’ye önemli roller biçilmektedir. Türkiye’nin içte yaşanan sorunlarını aşabilmesi ve uluslararası alanda üzerine düşen görevleri yerine getirebilmesi için siyasi ve ekonomik yapının yeniden düzenlenmesi gerekmektedir. Bunun için atılması gereken adımları atamayan hükümetlerin yerine, merkezi iradeye ve her türlü yaptırım aracına sahip olan güçlü bir yönetimin oluşturulması zorunluluk halini almıştır. Bu görevleri yerine getirmek 12 Eylül Askeri Darbesi ile yönetime el koyan ve faşist bir karaktere sahip olan askeri diktatörlük rejimine düşecektir.
Bu makalede 12 Eylül Askeri Darbesini yaratan iç ve dış etkenler ele alınarak, askeri diktatörlük rejimi ile hayata geçirilen uygulamaların sonuçları değerlendirilmeye çalışılmıştır.
12 Eylül’ü yaratan iç ve dış etkenler
12 Eylül 1980 Askeri Darbesi, 1960 ve 1971 askeri darbelerinden sonra Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından Türkiye hükümetine karşı gerçekleştirilen üçüncü askeri müdahaledir. İlk iki askeri darbe sürecinde olduğu gibi 1980 darbesi ile devlet yönetimi tamamen askeri kurumların denetimi altına alınmıştır. 12 Eylül Darbesi ile tüm demokratik haklar tasfiye edilerek yaklaşık üç yıl boyunca devam edecek olan askeri bir diktatörlük rejimi kurulmuştur.
Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından 12 Eylül 1980’de askeri darbe ile yönetime el konulmasının ve askeri bir diktatörlük kurulmasını gerektiren bir dizi iç ve dış etkenler vardır. Bu etkenlerin en önemlileri ise özellikle uluslararası alanda yaşanan gelişmeler ve bu gelişmelere bağlı olarak Türkiye Cumhuriyeti devletine biçilen rollerdir.
1980 Askeri Darbesi öncesinde Türkiye devletinin ekonomik yapısı 1960 Askeri Darbesi ile birlikte oluşturulan ‘ithal ikameci strateji’ olarak adlandırılan bir özelliktedir. Sanayileşmeyi devlet himayesinden çıkarıp özel sermayenin teşvikine dayanan bu ekonomik yapıya bağlı olarak Türkiye sanayisi 1960’lar ve 1970’lerde hızla gelişmiş, yerli sermaye de büyüyerek güçlenmiştir. Bu stratejiye bağlı olarak devlet özel sermayeyi teşvik eden ve destekleyen bir rol üstlenmiştir. Ancak ‘ithal ikameci strateji’ nedeniyle gerek sanayalişemede gerekse de ekipman ve ara malların tedarikinde dışa bağımlılık son derece yüksektir. Bu bağımlılık 1970’lerin sonlarına doğru ekonomide tıkanmaya ve krize neden olmuştur. ‘İthal ikameci strateji’ krize eğilimli olan bir takım özelliklere sahiptir. Bu özellikler kısaca şöyle sıralanabilir; teknoloji, girdi ve ara malı ithalatına olan bağımlılığın artması, gelir bölüşümcü ve popülist bir model oluşu, enflasyona neden olan bir yapıda oluşu ve uluslararası faktörlere olan bağımlılık nedeniyle bu faktörlerin müdahalelerine çok fazla açık olması. (Durmuş Mustafa, 2011)
Türkiye iç ekonomisinde ‘ithal ikameci strateji’ye bağlı olarak yaşanan ekonomik kriz, aynı dönemde uluslararası tekelci kapitalizmde yaşanan krizle de birleşince daha yıkıcı bir hal almıştır. Türkiye ekonomisinde iç etkenlerden yaşanan kriz, 1970’lerin başlarından itibaren uluslararası kapitalist sistemde baş gösteren uzun süreli durgunluk ve buna bağlı gelişen ekonomik krizle birleşmiştir. ‘Kapitalizmin Altın Çağı’ olarak nitelendirilen 1945-1973 arası dönemin ardından yaşanan bu gelişme, Baran ve Sweezy tarafından tekelci kapitalizmin uzun süreli durgunluk halini inceleyen ‘Durgunluk Tezi’ tanımlaması ile açıklanmaktadır. Bu teze göre büyük kapitalist ülkelerde hızla artan üretime bağlı oluşan ürün birikimini emip tüketebilecek olan yeni marketler giderek daralmakta ve bunun sonucunda piyasanın daralması ile birlikte kalıcı bir durgunluk döneminin başlamasına neden olmaktadır. 1980 yılına gelindiğinde Türkiye gibi az gelişmiş ülkelerdeki dışa tam olarak açık olmayan korumacı ekonomik yapıların ortadan kaldırılması tekelci kapitalizmin krizden çıkabilmesi için bir zorunluluk halini almıştı. Az gelişmiş bağımlı kapitalist ülkelerin gelişmiş tekelci kapitalist ülkelerin ekonomik ve siyasi açıdan tamamen kontrolü altına girmesini hedefleyen ve neoliberal olarak tanımlanan politikalar bu dönemde devreye sokulmaya başlandı. Az gelişmiş ülkeleri tekelci kapitalist ülkelerin birer pazarına dönüştürüp bağımlılığı artıracak olan bu yeniden yapılanmanın hayata geçirilebilmesi için ise öncelikle bu ülkelerdeki siyasi yapıların yeniden düzenlenmesi gerekmiştir. Türkiye bağlamında bu düzenlemeler ilk önce ‘24 Ocak Kararları’ olarak bilinen ekonomik program ile görevde olan hükümet tarafından hayata geçirilmeye çalışılmıştır. Ancak yükselen toplumsal muhalefet karşısında gerileyen hükümet bu paketi hayata geçirememiştir. 24 Ocak Kararlarını hayata geçirmek görevi 12 Eylül Askeri Darbesi ile kurulan askeri diktatörlüğe düşmüştür. 12 Eylül ile kurulan Askeri Diktatörlük rejimi ile bu yeniden yapılanmanın siyasi ayağı için ilk adım atılmış, ardından ekonomik alanda gerekli görülen düzenlemeler askeri rejim tarafından hayata geçirilmiştir.
1980 yılına gelindiğinde uluslararası alanda yaşanan ve Türkiye’yi de ilgilendiren bir dizi önemli siyasi gelişme de söz konusudur. 1979 yılında Türkiye’nin komşu ülkelerinden olan İran’da ABD yanlısı Şah rejimi devrilmiş ve yerine daha radikal İslami bir iktidar gelmiştir. Bu gelişme ABD tarafında ciddi bir kaygı yaratmıştır. İran’ın Sovyetler Birliği tarafından işgal edilebileceği ve ABD’nin ciddi ekonomik rant elde ettiği İran petrolünün kontrolünü kaybedebileceği olasılığı söz konusuydu. ABD’nin bu duruma müdahale edebilmek için hazırladığı planmlarda Türkiye’ye biçilen rol giderek artmaktadır. 1979 İran Devrimi’nin hemen ardından 1980 yılı başında Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgal etmesi ile birlikte ABD açısından sorundaha da ciddileşmiştir. Türkiye ABD’nin Ortadoğu planları için artık çok önemli bir yere sahiptir. Ve Türkiye’nin bu rolü yerine getirebilmesi için siyasal yapılanma yeniden düzenlenmeli ve ülke içerisindeki ABD karşıtı muhalefet etkisizleştirilerek ABD yanlısı güçlü bir iktidar oluşturulmalıdır. 12 Eylül Askeri Darbesi bu görevi yerine getirmek için ilk günden itibaren harekete geçirilmiştir.
ABD tarafından memnuniyetle karşılanan 12 Eylül Askeri Darbesinin arkasında ABD’ci askeri subaylar bulunmaktaydı. Dahası dönemin CIA Türkiye Masası İstasyon Şefi Paul Henze’nin daha sonra 1997 yılında gazeteci Mehmet Ali Birand’a verdiği bir demeçteki sözleri, darbeyi yapanların bunu ABD’nin talebi doğrultusunda gerçekleştirdiklerini düşündürmektedir. Birand’ın daha sonra ses kayıtlarını da yayınladığı söz konusu röportajda darbe akşamı sabah saat 03:30 civarı gelişmelerden haberdar olan Henze, 04:00’te doğrulama haberinin gelmesinin ardından ABD’deki yetkilileri arayarak “The boys in Ankara did it. (Ankara’daki çocuklar onu yaptılar.)” şeklinde bir mesaj ilettiğini belirtmektedir. Bu ifade gerek Türkiye’deki gerekese de Amerika’daki ABD’li yetkililerin askeri darbenin gerçekleşmesini bekledikleri ve beklenen darbe gerçekleşince de bunu gayet doğal karşılayıp gerekli iç bilgilendirmeyi yerine getirdiklerinin göstermektedir.
Başta da belirtildiği gibi 1960 sonrası uygulanan sanayileşmeye dayalı ekonomik modele bağlı olarak Türkiye işçi sınıfı da hızla büyüyerek güçlenmiştir. Bu güçlenme sadece sayısal bakımdan nicel bir gelişme değil, sınıf bilinci, örgütlenme ve mücadele kabiliyeti bakımından yaşanan nitel bir gelişmedir de. İşçi sınıfının gelişmesi ile paralel yükselen sınıf mücadelesi beraberinde Türkiye sosyalist hareketinin da gelişmesine neden olmuştur. 1960’ların sonlarına doğru yükselen devrimci mücadele 1971 Askeri Darbesi ile gerilese de, 1970’lerin ortalarından itibaren gelişen toplumsal hareketler sayesinde hızla yeniden güçlenerek kitleselleşmitir. Hızla büyüyen ve etkinleşen işçi sınıfı ile sosyalist hareketler gerek Türkiye iktidarları için, gerekse de Türkiye’ye önemli roller biçen uluslararası tekelci sermaye için giderek daha büyük bir sorun olmaya başlamıştır. Dünyayı ekonomik ve siyasal olarak yeniden dizayn etmeye hazırlanan bu güçler için, bu projede önemli bir konuma sahip olan Türkiye’deki bu hareketleri dağıtarak etkisizleştirmek artık bir zorunluluk olarak görülmeye başlanmıştır. Faşist bir karaktere bürünen 12 Eylül Askeri Darbesi bu görevi yerine getirmek için vakit kaybetmeksizin harekete geçmiştir.
12 Eylül Askeri Darbesinin sonuçları
12 Eylül darbesi öncesinde, Türkiye’nin gerek ekonomik gerekse de siyasal açıdan ABD emperyalizminin tam kontrolü altına girmesine karşı giderek artan bir muhalefet söz konusudur. Bu muhalefeti örgütleyenler çeşitli fraksiyonlara bağlı sosyalist örgütlenmelerdir. Artan ekonomik ve sosyal sorunlara bağlı olarak bir yandan işçi sınıfı mücadelesi gelişip sendikal mücadele yayılırken, diğer yandan da hızla yoksullaşan köylü sınıfı hareketlenip toprak işgalleri gibi radikal eylemlere girişmekteydi. Toplumun farklı kesimlerinde yaşanan bu politikleşmeye bağlı olarak 1980’e doğru Türkiye sosyalist hareketi geniş emekçi kesimlerle bağlarını artırmaya ve hızla güçlenmeye başlamıştır. 24 Ocak Kararları ile hayata geçirilmeye çalışılan ekonomik paket toplumsal muhalefeti daha da yükseltmiş ve hükümeti geri adım atmak zorunda bırakmıştır.
12 Eylül Darbesi ile kurulan Askeri diktatörlük yönetiminin ilk işi ülkedeki sosyalist hareketleri baskı altına alarak sindirmek olmuştur. 1983 yılına kadar devam eden askeri diktatörlük döneminde 650 bin kişi gözaltına alınmış, bunların 230 bini ise askeri mahkemelerde anti-demokratik bir şekilde yargılanmıştır. Bir buçuk milyon kişi fişlenmiş, 700 kişi idam talebi ile yargılanmış, 50 kişi idam edilmiştir. Tutuklulara karşı işkence çok yaygın şekilde kullanılmış, gözaltında bu nedenle en az 229 kişi hayatını kaybetmiştir. (Durmuş Mustafa, 2011) Bu kişiler içerisinde adli suçlular yanında az sayıda sağ görüşlü militan da bulunmaktadır ancak çok büyük bir kısmını sosyalist görüşlü kişiler oluşturmaktadır.
‘24 Ocak Kararları’ olarak bilinen ekonomik paket, Türkiye ekonomisinin içine girdiği krizi aşmak için kredi talebinde bulunduğu IMF tarafından dayatılan tedbirleri içermekteydi. Buna göre Türkiye ‘ithal ikameci strateji’yi terk ederek devletin ekonomideki kontrolünü azaltcaktı. Devletin yerini, devlet desteği ile özel sermaye alacak ve korumacı ekonomi uygulamalarına son verilip dışa açık bir ekonomi modeline geçilecekti (Dursun Soner, 2008). Toplumsal kesimler tarafından bir yıkım paketi olarak görülen bu dayatmaya karşı yükselen muhalefet nedeniyle hükümet geri adım atmak durumunda kalmıştı. 12 Eylül Darbesi ile kurulan askeri diktatörlük rejimi toplumsal muhalefeti sindirdikten sonra 24 Ocak Kararları ile hayata geçirilmesi öngörülen uygulamaları hızla devreye sokulmuştur. Bununla birlikte 1980-83 arası dönemi kapsayan IMF stand-by anlaşmaları imzalanarak hayata geçirilmiş, yine aynı dönemi kapsayan Dünya Bankası Yapısal Uyum Kredileri için gerekli uygulamalar devreye konulmuştur (Özçelik Pınar Kaya, 2011).
Askeri diktatörlük rejiminin bir diğer görevi ABD’nin uluslararası alanda Türkiye’ye biçtiği siyasi ve askeri rollere uygun adımlar atmak olmuştur. Askeri rejimin yönetimi alır almaz yaptığı ilk icraat Yunanistan’ın yeniden NATO üyesi olabilmesi için olumlu yönde karar almak olmuştur (Khash Hemmati, 2013). ABD yanlısı bu duruş sonraki süreçte de devam etmiş ve ABD tarafından talep edilen tüm adımlar atılmıştır.
Askeri diktatörlük rejiminin toplumu kontrol altına almak ve sindirilen sosyalist hareketlerin yeniden güçlenmesini önlemek için uygulamaya koyduğu yöntemlerden bir tanesi de Türk-İslam Sentezi olarak bilinen Türk milliyetçiliği ve İslami görüşlerin harmanlanarak topluma dayatılması olmuştur. Askeri rejim Türk-İslam görüşünü yaymak için yoğun bir propaganda çalışması örgütlemiş ve bunu devletin tüm kurumlarına yaymıştır. İlk ve orta eğitimde din kültürü ve ahlak bilgisi adı altında İslami değerlerin öğretildiği dersler zorunlu hale getirilmiştir (Özçelik Pınar Kaya, 2011). İslami örgütlenmelere serbestlik tanınarak desteklenmiş ve bu sayede toplumun ‘islam karşıtı’, ‘ahlaksız’ olan komünist düşüncelerden arındırılması hedeflenmiştir.
Askeri rejim tarafından oluşturulan baskısı ve anti-demokratik yönetim biçiminin yasal bir zemine dayandırılması ve kalıcı hale getirilmesi için 1982 Anayasası hazırlanmıştır. Anti-demokratik bir yöntemle dayatmacı bir biçimde hazırlanan anayasa, yine aynı yöntemlerle referanduma sunulmuş, en temel demokratik haklardan olan gizli oy kullanma hakkı çiğnenerek, halkın bu gerici anayasayı desteklediği imajı çizilmeye çalışılmıştır.
Sonuç
İkinci Dünya Savaşı sonrasında bir tarafta başını ABD’nin çektiği kapitalist ülkeler ile diğer tarafta Sovyetler Birliği’nin liderliğindeki sosyalist ülkeler arasında giderek artan bir kamplaşma yaşanmıştır. Kapitalist ülkeler bloğunun liderliğini üstlenen ABD savaşın hemen ardından kapitalist kamptaki ülkeler üzerindeki hegemonyasını artırmak için Marshall Planı ve Truman Doktrini ile bu ülkelere mali ve askeri yardımlar yapmaya başlamıştır. Bu yardımlarla birlikte bir yandan anti-komünist propaganda merkezleri örgütlenirken, diğer yandan da gerekli olduğunda başvurulmak üzere gizli ve açık askeri teşkilatlanmalara gidilmiştir. Gizli teşkilatlanmalar Türkiye’deki ‘Özel Harp Dairesi’ gibi yapılanmalarken, açık teşkilatlanmalar ise en üst biçimini NATO’nun oluşturduğu askeri işbirlikleri şeklinde ortaya çıkmıştır.
Türkiye İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan ve ‘Soğuk Savaş Dönemi’ olarak adlandırılan bu dönemde, sahip olduğu coğrafik konum, ülke ekonomisi, kaynakları ve ordu büyüklüğü gibi etkenler nedeniyle en başından itibaren ABD’nin en önemli müttefiklerinden birisi olmuştur. Daha 1940’ların ortasından itibaren Türk Silahlı Kuvvetler mensubu subaylar ABD’de özel eğitimlere katılmışlar ve sonraki süreçlerde gerçekleştirilen tüm askeri darbelerde aktif görev alarak ABD’nin ve NATO’nun çıkarlarına uygun olacak şekilde devlet yönetimine yön vermişlerdir. 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi ABD’nin siyasi ve ekonomik çıkarları doğrultusunda yapılan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi ve ekonomik yapısını yeniden düzenlemek için devlet yönetimini faşist karakterli bir diktatörlüğe dönüştüren en ciddi adımlardan bir tanesidir.
12 Eylül Askeri Darbesi ile, 1950’lerden sonra giderek gelişen ve güçlenen Türkiye sermaye sınıfının ülke üzerindeki tam kontrolü sağlanmıştır. Devlet yönetimine elk koyan askeri diktatörlük rejimi işçi sınıfının gelişen mücadele dinamiklerini ve komünist hareketleri yoğun bir baskı altına alarak sindirmiş, işçi sınıfının kazanılmış ekonomik ve sosyal haklarını ciddi anlamda geriletmiş ve iş yaşamında sermaye sınıfının ihtiyaç duyduğu her türlü baskıcı uygulamayı hayata geçirmiştir. Türkiye sermaye sınıfı kendi çıkarları yönünde adımlar atan askeri diktatörlük rejimini memnuniyetle karşılamış ve desteklemiştir.
12 Eylül Askeri Darbesi ile kurulan askeri faşist diktatörlük ülke demokrasisini ciddi anlamda zedelemiş, başta ABD karşıtı muhalefet olmak üzere tüm toplumsal demokratik yapıları dağıtmıştır. Muhalif siyasi partiler, sendikalar, dernekler, basın yayın organları gibi demokratik yapılar yasaklanarak kapatılmış, yüz binlerce kişi yargılanmış, yüzlerce kişi işkencelerde katledilmiş, onlarca kişi faşist askeri mahkeme kararlarınca idam edilmiştir. Askeri rejim tarafından anti-demokratik bir yöntemle hazırlanarak referanduma sunulan 1982 Anayasası toplum üzerinde kurulan baskı ile hayata geçirilmiş ve Türkiye Cumhuriyeti’nin onlarca yıl bu gerici, anti-demokratik anayasa ile yönetilmesi sağlanmıştır.
Biyografi:
- Özçelik Pınar Kaya. 12 Eylül’ü Anlamak. Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Sayı: 66-1. 74-93. 2011.
- Durmuş Mustafa. 12 Eylül Askeri Darbesinin Ekonomi Politiği. Memleket Siyaset Yönetim Dergisi, Cilt: 6 Sayı: 15. 95-138. 2011.
- Kara Mehmet Akif. 12 Eylül Askeri Darbesinin Sendikal Mücadeleye Etkileri. Demokrasi: Darbeler Ve Tepkiler. Divan Kitap. 2016.
- Okur Mehmet Akif. The American Geopolitical Interests and Turkey on the Eve of the September 12, 1980 Coup. Cumhuriyet Tarihi Araştırmaları Dergisi Sayı: 21. 2015.
- Baran Sinan. 24 Ocak Kararları Ve 12 Eylül Askeri Darbesinin Basına Olan Etkileri: Milliyet Gazetesi Örneği. Adnan Menderes Üniversitesi Dördüncü Kuvvet Dergisi. 2018
- Koç Yıldırım. 30. Yıldönümünde 12 Eylül Darbesi ve İşçi Sınıfı. Mülkiye Dergisi, Cilt: XXXIV Sayı: 268. 2010.
- Khash Hemmati. Turkey Post 1980 Coup D’etat: the Rise, the Fall, and the Emergence of Political Islam. Illumine, Vol: 12 No: 1. 2013.
- Arslan D. Ali. 12 Eylül 1980 Askeri Müdahalesi Sonrası Türkiye’nin Siyasi Yapısı. İktisat ve Girişimcilik Üniversitesi, Türk Sosyal Bilimler Enstitüsü, Akademik Bakış Dergisi, Sayı: 11. Kırgızistan. 2007.
- Kuru Ahmet T. The Rise And Fall Of Military Tutelage İn Turkey: Fears Of Islamism, Kurdism, And Communism. Insight Turkey, Vol: 14 No: 2, 37-57. 2012.
- Dursun Soner. Türkiye’nin Güvenlik Algılamasındaki Değişim: 12 Eylül 1980 Askeri Müdahalesi Sonrası Dönem. ÇTTAD, VII/16-17. 2008.
- Nas Tevfik F., Odekon Mehmet. Politics And Economic Policy-Making İn Turkey, 1980-1988. Associated University Presses. 1992.