
Sonu gelmeyecek gibi devam eden zifiri bir karanlık içindeyiz sanki.
Önümüzü göremiyoruz, nereye gittiğimizi, bu yolun sonunun ne olacağını bilemiyoruz.
Büyük bir karamsarlık sarmış her birimizi, umutsuzluk bir salgına dönüşmüş adeta.
Herkes bir birine kendi umutsuzluğunu anlatır ve karşısındakinin kendinden daha da büyük bir umutsuzluk içinde olduğunu görüp, en azından bu konuda yalnız olmadığına sevinir hale gelmiş.
Başımızı nereye çevirsek bir başka çürümüşlük ve rezillik görür olmuşuz ve giderek kanıksamışız, kokuşmuşluk sıradanlaşmış artık.
İnsan denen tür öylesine bir düzen kurmuş ki kendisine, onu yaratan doğadan kopmuş dahası ona düşman kesilmiş.
Kendi kurduğu düzen onu esir almış giderek, daha iyi yaşamak için yarattığı araçlar hayatı yaşamasını engeller hale gelmiş.
İnsan türü dışında başka hangi canlı var ki, yeryüzünde geçirdiği zamanı yarını düşünmeden yaşamak yerine sürekli gelecek planları yapan ve bunları yaşayamayıp ölüp giden?
Halbuki beyni en gelişmiş olan canlı türü değilmiydik bizler? Neden kullanamıyoruz peki aklımızı? Neden bize dayatılan bu çürümüş düzeni kabullenip, şu yeryüzünde geçireceğimiz kısacık zamanın tadını çıkarmamızı engellemelerine izin veriyoruz?
Çok mu zor insanın insana olan kulluğunu ortadan kaldırmak? Herkesin yeteneğine göre çalıştığı ve herkesin tüm ihtiyaçlarının karşılandığı adil bir planlı düzen kurmak mümkün halbuki. Doğaya ve birbirine düşman olmayan, bencilce, yalnız ve umutsuzluk içerisinde yaşamak zorunda olmayan bir toplum yapısını oluşturmak o kadar kolay ki günümüzde.
Elbette bu öyle kendiliğinden olacak bir şey değil. Çünkü bu kokuşmuş düzeni kuranlar ve başkalarının yoksulluğundan, geleceksizliğinden ve umutsuzluğundan beslenenler o kadar benciller ki, umurlarında değil kendileri dışındaki milyarlarca insanın yaşamdan koparılması.
Evet küçük bir azınlığı oluşturuyorlar onlar, ama ellerinde bizim yarattığımız ve onların kontrolüne bıraktığımız çok büyük güçler var; devasa sermayeler, silahlar, devlet mekanizmaları, medya ve dahası…
Bu güçler sayesinde; baskıyla, şiddetle, sindirmekle koruyabiliyorlar kokuşmuş düzenlerini.
Ama yine de mümkün bu düzeni yıkmak, çünkü her bir şeyi kendi emeğimizle ve ellerimizle, bizim sayemizde çalışan makineler ve aletlerle yaratan bizleriz. Biz dursak yaşam da durur ve onların bu çürümüş düzeni sonunda yıkılır. Ancak bizim sayemizde var olabilir onlar, bizimse onlara hiçbir ihtiyacımız yok, onlarsız da hem de çok daha güzel ve adil yaşayabiliriz bizler.
Yeter ki bize dayattıkları bu umutsuzluğu yırtıp dağıtalım, yeter ki kendi gücümüzün farkına varalım ve bize bu kokuşmuş yaşamı dayatanlara karşı birlik olalım. İşte onların en büyük korkusu budur, o nedenle kendileri din, dil, ırk bilmeksizin her türlü kirli işbirliğini yaparken, bizleri birbirimize düşman etmeye, her birimizi kendi yalnızlığına hapsedip gücümüzü elimizden almaya çalışıyorlar.
Ama bulmalıyız bir yolunu, birbirimizin yüzüne bakıp merhaba demeyi öğrenmeli, ortak kaygılarımızın ne kadar çok olduğunun farkına varmalı, ancak birlik olursak bu dünya üzerinde insanca yaşayabilecek bir düzen kurabileceğimizi kavramalı etrafımızdaki herkese kavratmalıyız.
Ancak bu şekilde dağıtabiliriz bize dayatılan bu karabasanı. Ancak bu şekilde dönüştürebiliriz yeryüzünü aşkın yüzüne.
Kuşatmalarına izin vermeyelim umutlarımızı, bir araya gelerek dağıtalım bu ablukayı…