ANA SAYFA / Anasayfa / Yusuf Alkım – 1960’lara Kadar Türkiye’de İşçi Sınıfı Gelişimi ve Komünizm Karşıtlığı

Yusuf Alkım – 1960’lara Kadar Türkiye’de İşçi Sınıfı Gelişimi ve Komünizm Karşıtlığı

* Bu makale Kıbrıs Üniversitesi, Türk ve Ortadoğu Çalışmaları Bölümü, Master Programı kapsamında, Çağdaş Türkiye’de Siyasal Düşünce ve Akımlar dersi için hazırlanmıştır.

Giriş

Türkiye’de kapitalist üretim ilişkilerinin yerleşmesi ve işçi sınıfının gelişimi Osmanlı devletinin son dönemleri ile başlar ve cumhuriyet sonrası dönemde artarak devam eder. İşçi sınıfının gelişimine paralel olarak sınıf mücadelesi de zaman zaman kesintiye uğrayarak belli bir gelişim gösterir. Osmanlı’da ortaya çıkan ilk dönem işçi sınıfının önemli bir bölümünün yabancı milletlerden oluşu ve bu kesimlerin I. Dünya Savaşı ile birlikte büyük oranda ülkeyi terk etmesi işçi sınıfının gelişiminde ciddi bir kopukluk ve gerilemeye neden olur.

Komünist hareketin gelişimi de benzer süreçlerden geçer. 1850’lerden sonra yurtdışında bulunan kimi aydınların sosyalist fikirlerle tanışmaları ve bu fikirleri ülke içine taşıyarak örgütlenmeye başlamaları ile ilk komünist gruplar ortaya çıkar. Bu gruplar içerisinde farklı milletlerden kesimler de bulunur. Savaş döneminde geriye çekilen komünist örgütlenmeler 1917 Ekim Devrimi ile birlikte yeniden canlanmaya ve hızla yayılarak güçlenmeye başlar. Buna bağlı olarak Türkiye Komünist Partisi kurulur.

Daha Osmanlı döneminden komünist fikirlere ve örgütlenmelere karşı çok katı bir devlet baskısı uygulanır. TKP liderleri kuruluşundan hemen sonra katledilir. Her türlü komünist faaliyet devlet erki tarafından baskılanmaya ve yok edilmeye çalışılır. Bu yaklaşım tüm tarih boyunca devam eder ve özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında tüm dünya ile benzer şekilde Türkiye’de de gelişen komünist harekete karşı en amansız şekilde sürdürülür. Dahası anti-komünist mücadele ABD liderliğinde uluslararası bir çerçeveye taşınır ve her türlü baskı ve sindirme meşru kabul edilir.

Bu makalede Türkiye işçi sınıfının 1960’ların sonuna kadar olan tarihsel olarak gelişimi, bunun ekonomik ve siyasal alandaki sınıf mücadelesine yansımaları ele alınmaya çalışılmıştır. Bu gelişim Osmanlı dönemi, Cumhuriyetin kuruluşu ile birlike Atatürk dönemi ve son olarak II. Dünya Savaşı sonrası, 1960’ların sonun kadar olan soğuk savaş dönemi şeklinde üç evrede incelenmiştir.

Türkiye işçi sınıfının gelişimi

Osmanı dönemi

Kapitalist üretim ilişkileri ve buna bağlı işçi sınıfının gelişmesi Osmanlı İmparatorluğu’nda çok geç dönemlerde başlamıştır. 1800’lerin ortalarına doğru ağırlıklı olarak İstanbul merkezli ortaya çıkan ilk işletmeler, büyük oranda Osmanlı sarayının ve ordunun ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik kurulan üretim yerleriydi. Dolayısı ile ilk dönem işçilerin büyük bölümünün işvereni devletti. Devlet işletmeleri yanında Osmanlı ekonomisi üzerinde etkiye sahip olan özellikle İngiliz ve Fransız sermayesine bağlı bir dizi işletme de faaliyet yürütmekteydi.

İşletmelerde çok sayıda kadın ve çocuk işçi de ağır koşullarda çalıştırılmakta ve yoğun bir emek sömürüsüne tabi tutulmaktaydı. Osmanlı İmparatorluğu’nun çok sayıda milli topluluğu hakimiyeti altında tutması nedeniyle, işçiler içerisinde de çok farklı milletlerden kesimler bulunmaktaydı. İlk dönem işçi sınıfının eğitim düzeyi son derece düşüktü. 1908 yılındaki istatistiklere bakıldığında Osmanlı devletinde işçi konumundaki kitlenin sayısının 250 bin civarı olduğu görülmektedir. I. Dünya Savaşı ve sonrasında yaşanan ‘Kurtuluş Savaşı’ döneminde Osmanlı devletindeki işçi sınıfının ana bölümünü oluşturan farklı milletlerden toplumların önemli bir kesimi ülkeyi terk etmek durumunda kalmıştır. Buna bağlı olarak işçi sınıfı hareketinin gelişiminde önemli bir kopukluk yaşanmış ve ilk dönem işçi sınıfının bilgi ve mücadele deneyiminin sonraki dönemlere aktarılmasında ciddi zaafiyetler oluşmuştur.

Cumhuriyet dönemi

I. Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması ve yerine Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile birlikte sanayileşmede, devlet kapitalizmi temelinde bir hızlanma yaşanmıştır. 1923’te gerçekleştirilen İzmir İktisat Kongresi ile birlikte kapitalist üretim modeli temel alınarak bir çok farklı sektörde çeşitli devlet işletmeleri kurulmaya başlanmış ve özel işletmelere yönelik devlet desteği artırılmıştır. Bu dönemde Osmanlı döneminde olduğu gibi devlet ana işveren konumunu sürdürmüştür. 1927 yılı sanayi verilerine göre 65 bin civarı sanayi işletmesi faaliyet yürütmektedir. Bu işletmelerde çalışan işçi sayısı ise savaş öncesi diğer milletlerden olan ve ülkeyi terk etmek zorunda kalan işçileri da kapsayan sayıyı geçmiş ve 256 bine ulaşmış durumdadır.

Cumhuriyet sonrası dönemde artan kapitalist üretime bağlı olarak işçi sınıfının gelişimi ve yaygınlaşması da hızlanmıştır. Bu ilk dönem işçi sınıfının temel karakteristiği halen daha feodal köylü üretimi ile bağını sürdürmesi ve sınıf bilincinin son derece geri oluşudur.

Türkiye’de sanayileşmenin yoğunlaşması ve buna bağlı olarak işçi sınıfının sayısının hızla büyümesi özellikle II. Dünya savaşı dönemde yaşanmıştır. 1940’ların ortasından itibaren yabancı sermaye yatırımlarına kolaylıklar sağlanmış ve özellikle ABD merkezli yardımlarla büyük sanayi işletmeleri kurulmuştur.

Sosyalist hareketler ve yaşanan baskılar

Osmanlı Dönemi

Osmanlı İmparatorluğu’nda özellikle 1800’lerin ortalarından itibaren Fransa, Rusya gibi ülkelerde eğitim görmeye giden aydınların bu ülkelerdeki sosyalist hareketlerden etkilenmeleri sonucunda ilk sosyalist gruplar oluşmaya başlamıştır. Kimi kaynaklara göre 1871’de gerçekleşen Paris Komünü sırasında kimi aydınlar orada bulunmuş ve bu süreci gözlemlemiştir.

Sosyalist fikirler ilk dönemde aydın kesimler ve özellikle de farklı milli topluluklardan kesimler çevresinde gelişmiştir. Bunun yanında, aynı dönemde Osmanlı’da gelişmeye başlayan sanayiye bağlı olarak işçiler de ekonomik ve sosyal hakları için ilk sendikal örgütlenmelere girişmeye başlamışlar ve bir çok iş yerinde grev ve direnişler düzenlemişlerdir. 1894 yılında ilk resmi işçi sendikası olan ve devlet fabrikalarında örgütlenen Osmanlı Amele Cemiyeti kurulmuştur. (ŞAHİN Ç. Hande, 2010)

1872 yılı ocak ayında İstanbul tersanelerinde ilk işçi grevleri yaşanmıştır. 1908’de Temmuz ayında gerçekleşen ve ‘Jön Türk Devrimi’ olarak bilinen sürecin işçi sınıfı hareketine de ciddi etkileri olmuştur. 1908 Ağustos ve Eylül aylarında otuza yakın grev meydana gelmiştir. 1910’a gelindiğinde ise Osmanlı Sosyalist Fırkası kurulması girişimi yaşanmış ardından yoğun bir baskı süreci başlamış ve tüm sosyalist örgütlenmeler yasaklanarak kurucuları yargılanmıştır. (ERİŞÇİ Lütfü, 1951)

1912’de önce Balkan Savaşı ardından I. Dünya Savaşı’nın başlaması ile birlikte Osmanlı devleti içerisindeki sosyalist ve işçi hareketleri gerileyerek bekleme dönemine girmiştir.

Cumhuriyet’in kuruluşu ve Atatürk Dönemi

‘Kurtuluş Savaşı’ sonrasında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile birlikte gerek komünist hareketler gerekse de emek temelli işçi sınıfı mücadelesi yeniden canlanmıştır. Özellikle Türkiye’nin hemen yanı başında 1917’de Rusya’da yaşanan sosyalist devrim ve buna bağlı yeni oluşan SSCB’nin ‘Kurtuluş Savaşı’ sırasında Atatürk liderliğine verdiği ciddi destek sosyalist fikirlere olan ilgiyi artırmıştır. Buna bağlı olarak gelişen sosyalist hareket, Sovyetler Birliği’ne yakın olan Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) kuruluşu ile daha üst bir düzeye ulaşmıştır. Ancak Sovyetler Birliği’nin verdiği ciddi desteği çok iyi şekilde değerlendirmesini bilen Atatürk liderliği, buna rağmen çok katı bir şekilde anti-komünist uygulamaları devreye sokmaktan geri durmamıştır.

25-26 Ocak 1921 tarihinde Philadelphia’daki Public Ledger Gazetesi’nin muhabiri Clarense K. Streit’le, Türk-Rus ilişkileri üzerine bir söyleşide bulunan Atatürk’ün şu sözleri komünizme bakışını ortaya koymaktadır:

“Milli ve dini ruha aykırı olan komünizmin bizde nasıl bir tatbikat sahası bulabileceğini de anlamam. Böyle bir ihtimal ancak Türk Milletine karşı girişilen bir suikastın gerçekleşmesi halinde ortaya çıkabilir”[1]

İlk önce 28-29 Ocak 1921 tarihlerinde aralarında Mustafa Suphi’nin da bulunduğu TKP liderleri katledilmiş, ardından komünist örgütlenmelere karşı yoğun bir baskı uygulanmaya başlanmıştır. 1922 yılında komünist propaganda yasaklanmış, 1923 yılında bu yasağa uymadıkları gerekçesiyle Türkiye Komünist Gençler Birliği üyesi 18 kişi tutuklanarak, çok sayıda kişinin baskıdan kurtulmak için yurtdışına kaçması sağlanmıştır. 1925 yılında TKP yasaklanıp kapatılırken, 1927 Tevkifatı ile 60’a yakın kişi tutuklanarak hapse gönderilmiştir. Bu dönemde ordu içerisinde de sosyalist fikirlere sempati duyan kişiler ordudan atılarak tutuklanmışlar, sosyalist fikirleri savunan onlarca yayın organı ise yasaklanmıştır. 1928 yılında gençler arasında sosyalist fikirlerin yayılmasını engellemek ve ‘milli bilinci’ artırmak için Milli Türk Talebe Birliği kurulmuştur. (ÇELİK Ahmet, 2020)

Yaşanan yoğun baskılar sonucunda 1920’lerin sonlarına doğru Türkiye komünist hareketi gerileyip içe kapanır. Bu durum II. Dünya savaşı sonrasında kadar devam eder. Bu dönemde dar komünist çevreler kendi içlerinde siyasi ve ideolojik tartışmalara yoğunlaştılar.

Atatürk sonrası II. Dünya Savaşı ve Soğuk savaş dönemi

II. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Türkiye komünist hareketi giderek daha aktif olmaya başladı. Komünist gruplar Türkiye devletinin savaşın başlarında Nazi Almanyası’na sempati duymasına, sonrasında ise ‘tarafsızlık’ adı altında yürüttüğü gerici Almanya yanlısı siyasete ve bu dönemde uygulanan ekonomi politikalarına karşı propaganda yürütmeye başladılar. Sovyetler Birliği’nin Nazi faşizmine karşı yürüttüğü haklı savaş, bir çok kesimde olumlu etki yaratmaya başladı ve komünist hareketin güçlenmesini sağladı. 1944’te Süleymaniye Cami üzerine hükümet başkanı olan “Saraçoğlu Faşisttir” yazılması üzerine TKP’ye karşı yeni bir baskı ve tutuklama süreci başlatıldı. 1945 yılında ise Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde gerici gruplar tarafından sol görüşlü akademisyenlere karşı provokasyonlar örgütlenir ve akademisyenler üzerinde baskı kurulmaya çalışılır. Aynı yılın sonuna doğru 4 Aralık günü sol görüşlü Tan gazetesi gerici gruplar tarafından basılır ve tahrip edilir. Sol basın organları bu şekilde baskı altına alınırken, aynı dönemde devlet kanalları tarafından sağ basın aktif şekilde desteklenmeye ve bu organlar üzerinden anti-komünist propagandanın yaygınlaştırılması sağlanır. 16 Aralık 1946’de ise tüm parti, sendika ve yayınevleri kapatılır. Bu yıllar Soğuk Savaş’ın başlangıç dönemidir.

Anti-komünist propagandada ABD’nin etkileri

1947 yılında imzalanan Truman Doktrini ve ardından başlayan Marshall Planı yardımları ile ABD’ye yakın olan tüm ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de anti-komünist propagandaya daha da çok yoğunluk verilmeye başlanmıştır. Bu dönemde ABD’deki gibi; toplumsal korkuları körükleyici ve ciddi bir dış tehdit olarak ‘komünizm tehlikesi’ algısı yaratmak üzere Mc Carthyci yaklaşıma benzeyen bir devlet politikası benimsenmiştir. Diğer yandan ABD’nin Sovyetler Birliği’ni İslami ülkeler ile çevreleyerek izole etmesine dayanan Yeşil Kuşak Projesi kapsamında Türkiye model bir ülke olarak öne çıkmaya başlamıştır.

II. Dünya Savaşı sonrası hızla gelişen işçi sınıfı mücadelesini kontrol altına almak için 1952’de ABD’ci Türk-İş sendikası devlet desteği ile kurularak en etkili sendika konumuna getirildi. Sosyalist fikirlere en çok ilgi duyan gençliğe yönelik ise bir yandan ABD eğitim modelini örnek alınan bir politika izlenirken diğer yandan da yoğun bir ABD kültür propagandasının devreye sokuldu. Buna bağlı olarak ABD’ci bir gençlik oluşturulması için üniversiteler kurulurken, aynı zamanda Rockefeller, Carnige gibi ABD vakıflarının Türkiye’deki çalışmaları yoğunlaştırıldı. USIA, USIE, USIS gibi ABD devlet örgütlenmelerinin faaliyetleri ise artırıldı. (BABAOĞLU Resul, 2015)

Tüm bu ABD yanlısı gelişmeler, Türkiye’nin 18 Şubat 1952 tarihinde komşusu Sovyetler Birliği’ne karşı askeri bir ittifak olarak kurulan NATO üyeliğine girmesi ile en üst noktaya ulaşmış oldu. Türkiye artık uluslararası anti-komünist ittifakın en önemli üyelerinden birisi konumuna dönüşmüştü.

Anti-komünist propagandada dinin önemli işlevi

ABD’de uygulanan  Mc Carthyci yaklaşım; toplumsal korkuları körüklemeye ve bir tehdit kültürü oluşturularak toplumun yöntilmesine dayanmaktaydı. Aynı yaklaşım 1940’ların ortasından itibaren Türkiye’de de kullanılmaya başlandı ve toplumda büyük bir ‘komünizm tehlikesi’ algısı yaratılarak ‘Moskovculuk’, ‘Kızılcılık’, ‘Komonistlik’ gibi korkular oluşturuldu. Bu korkuların Türkiye’de yaratılmasında en önemli yardımcı araç din oldu. Toplumda komünizmin din karşıtı olduğu, dahası İslami inanç ile tam bir zıtlık gösterdiğine dayanan bir algı oluşturuldu. İslam dininin komünizm karşıtı propagandanın en önemli aracına dönüşmesinde ise, ilk önce dönemin iktidar partisi olan ve ‘laiklik’ konusunda çok katı olduğu bilinen Atatürk’ün partisi CHP rol oynadı. Dönemin CHP iktidarı dini propagandayı artırarak, okullarda din eğitiminin verilmeye başlanmasını sağladı. CHP önce 27 Ocak 1947’de okul dışı dini eğitimin serbest bırakılmasını sağladı, ardından 25 Kasım 1949’da okullarda isteğe bağlı din eğitim verilmesine izin verdi. Bununla birlikte ilk İlahiyat Fakültesi de açılarak İslami temelde üniversite eğitimine izin verildi. (ÇELİK Ahmet, 2020)

1946 yılında, daha önce 1936’da kapatılmış olan Milli Türk Talebe Birliği, CHP tarafından yeniden açıldı ve bu birlik milliyetçi, İslami temeldeki anti-komünist propagandanın merkezine dönüştürüldü. 1948’de ise Komünizmle Mücadele Dernekleri kurulmaya başlandı. (AYGÜN Mehmet, 2013)

Çok partili dönem; yükselen mücadeleler ve yoğunlaşan çatışmalar

Çok partili sisteme geçtikten sonra 1950’de yapılan seçimleri liberal Demokrat Parti (DP) kazanmıştır. 1960’ta gerçekleşen askeri darbeye kadar geçen on yıllık DP iktidarı döneminde Türkiye’deki yabancı sermayenin oranı hızla artmış, sanayileşme yoğunlaşmış, işçi sınıfının toplum içindeki konumu genişlemiştir. DP iktidarı bir yandan siyasi ve ekonomik, bir yandan da askeri alanlarda ABD yanlısı politikalar geliştirmiş, Türkiye’yi ABD’nin müttefiki olarak Kore savaşına dahil etmiş, hemen ardından da NATO üyesi yapmıştır. Bu dönem Türkiye’de ciddi ekonomik sorunların yaşandığı, buna bağlı olarak işçi sınıfı bilincinin ve mücadelesinin de yükseldiği yıllardır.  

Türkiye siyasal yaşamında gerçekleştirilen ilk askeri darbe olan 1960 yılındaki ‘27 Mayıs Darbesi’ ile on yıllık DP iktidarı döneminde kimi alanlarda yaşanan baskıcı uygulamalara son verilmiş, özellikle muhalif ve işçi sınıfı kesimlerinin örgütlenme hakları önündeki kimi engeller kaldırılmıştır. Bu nedenle bir kısım aydın çevre 27 Mayıs Darbesini ‘ilerici’ olarak nitelendirmiş ve desteklemiştir.

1960’lar Türkiye’nin bir yandan kendi içinde gelişen sınıf mücadelesinin ve sosyalist hareketlerin, diğer yandan ise uluslararası alanda; Küba Devrimi, Vietnam Savaşı, 1968 Öğrenci Hareketleri gibi bir çok gelişmenin ülke içine yansımalarının yaşandığı hareketli yıllardır. Bu hareketlerden etkilenen devrimci gençlik örgütleri ortaya çıkmaya ve parlamenter mücadele yerine silahlı mücadeleyi temel alan ‘Gerilla Mücadelesi’ne yönelmeye başlamışlardır. 

Türk devleti halihazırda NATO üyeliği ile birlike anti-komünist mücadele alanında ABD ile çok daha sıkı bir işbirliğine girişmişti. Bu bağlamda oluşturulan Özel Harp Dairesi gibi yapılanmalar ülke içerisinde gelişen muhalif hareketlere karşı kapsamlı tedbirler uygulamaya sokmuşlardır. Bu uygulamalardan bir tanesi de gelişen devrimci gençlik hareketinin karşısına devlet kontrollü anti-komünist faşist örgütlenmelerin oluşturulmasıdır. Binlerce milliyetçi ve dinci gence 1960’ların ortasından itibaren ‘komando kampları’ adı verilen özel tesislerde askeri eğitim verilmiş ve sonraki yıllarda muhalif kesimlere karşı düzenlenen sayısız saldırıda bu gençlerin aktif görev almaları sağlanmıştır.

Bu dönemin işçi sınıfı açısından önemli gelişmelerinden bir tanesi de, 1952’de ABD’ci bir anlayışla devlet destekli kurulan TÜRK-İŞ’in sermaye sınıfı yanlısı duruşuna tepki göstererek bu konfederasyondan ayrılan bir dizi sendikanın, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) adı altında sosyalist anlayışa yakın geniş tabanlı bir sendikalaşma hareketini başlatmasıdır. 1967 yılında kurulan DİSK çok kısa bir süre içinde birçok alanda örgütlenmiş ve örgütlendiği alanlarda işçilerin haklarını daha kararlılıkla savunan bir mücadele anlayışını ortaya koymaya başlamıştır.

Sonuç

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde ortaya çıkmaya başlayan kapitalist üretim ilişkilerine bağlı olarak sanayileşme yavaş bir gelişim seyretmiştir. Bu dönemde gelişen işçi sınıfının önemli bir bölümünü Osmanlı himayesinde yaşayan farklı milliyetlerden kesimler oluşturmuştur. Osmanlı devletinin I. Dünya Savaşı sonrasında dağılması ve yerine burjuva devlet yapılanması temelinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile birlikte devlet kapitalizmi eliyle sanayileşmeye hız verilmiştir. 

I. Dünya Savaşı döneminde farklı milliyetlerden yüzbinlerce kişi ülkeyi terk etmek durumunda kalmıştır. Bu kesimler içerisinde ilk dönem işçi sınıfının en bilinçli ve nitelikli bölümünü oluşturan işçiler de bulunmaktaydı. Bu olumsuzluk işçi sınıfının bir yandan sayısal olarak, diğer yandan da bilinç olarak ciddi anlamda gerilemesine neden olmuştur.

Benzer bir durum sosyalist hareket için de söz konusudur. 1850’lerden sonra gelişmeye başlayan sosyalist fikirler ve hareketlenmeler içerisinde yabancı milletlerden kişilerin önemli bir yeri bulunmaktaydı. Buna rağmen 1917’de komşu Rusya’da gerçekleşen sosyalist devrimin etkisi ile daha ‘kurtuluş savaşı’ yıllarından itibaren Türkiye’de de sosyalist fikirlere olan ilgi artmış ve kısa bir süre zarfında Türkiye Komünist Partisi kurularak örgütlenmeye başlamıştır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile hızlanan kapitalistleşme özellikle II. Dünya Savaşı sonrası dönemde daha da yoğunlaşmış ve işçi sınıfının gerek sayısal olarak gerekse de sınıf bilinci bakımından gelişmesini sağlamıştır. Buna bağlı olarak bir yandan ekonomik alandaki sendikal örgütlenme ve mücadele gelişirken, diğer yandan da siyasal alandaki sosyalist çizgideki örgütlenmeler gelişerek işçi sınıfı ile bağlar kurmaya başlamıştır.

Gerek Osmanlı devleti gerekse de Türkiye Cumhuriyeti devleti için komünist fikirler ve örgütlenmeler her zaman için çok ciddi bir tehdit olarak görülmüş ve en katı şekilde baskılanarak yok edilmeye çalışılmıştır. Bu baskılar kimi dönem yasaklamalar ve soruşturmalar şeklinde, kimi zamansa uzun süreli mahkumiyetler hatta katliamlar şeklini almıştır. Daha TKP’nin kurulduğu ilk yıllarda parti liderliği katledilmiş, parti faaliyetleri yasaklanarak onlarca kişi tutuklanmıştır. Bu durum tüm tarih boyunca devam etmiş, özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de gelişen komünist harekete karşı, ABD liderliğinde gerek siyasi, gerekse askeri alanlarda etkin bir işbirliği yürütülmüştür. Bu işbirliğine bağlı olarak bir yandan uluslararası alanda Sovyetler Birliği’ne karşı etkin bir ittifak, diğer yandan ise ülke içinde gerektiğinde iç savaş ortamı yaratarak komünist hareketleri yok etmeyi dahi göze alabilecek bir anti-komünist yapılanma yaratılmış ve her gerek duyulduğunda bu yapılanma harekete geçirilerek komünist hareketler yok edilmeye çalışılmıştır. Bu yapılanma tarihsel gelişim içerisinde değişikliklere uğrasa da, günümüzde de varlığını korumakta ve gerektiğinde devreye sokulmaya devam edilmektedir.

Bibliyografi:

  • ŞAHİN Ç. Hande, (2010), Türkiye’de İşçi Sınıfının Gelişim Süreci ve Geçmişten Günümüze İşçi Hareketi, Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstütüsü Dergisi, Sayı 7.
  • ERİŞÇİ Lütfü, (1951), Türkiye’de İşçi Sınıfının Tarihi, İstanbul: Kurtulmuş Basımevi.
  • ÇELİK Ahmet, (2018), Atatürk Döneminde Türkiye’de Komünist Propagandaya Karşı Alınan Önlemler, Jurnal of History Studies, Volume 10 Issue 10.
  • ÇELİK Ahmet, (2020), Soğuk Savaşın Başlarında Türkiye’de Anti-Komünizm Etkisinde Milliyetçilik ve Din, Jurnal of International Social Sciences, Cilt: 30 Sayı: 1.
  • KOCAOĞLU T. Ceyda, (2020), Soğuk Savaş Yıllarında Türkiye’de Komünizm Karşıtı Propaganda Kitaplarında Anti-Komünist Söylem, Düşünce ve Toplum Sosyal Bilimler Dergisi, Issue: 2.
  • BABAOĞLU Resul, (2015), Cangül Örnek’in ‘Türkiye’nin Soğuk Savaş Düşünce Hayatı, Antikomünizm ve Amerikan Etkisi’ kitap değerlendirmesi, Siirt Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstütüsü Dergisi, Sayı: 4.
  • AYGÜN Mehmet, (2013) Türkiye’de Anti-Komünizmin Kaynakları-3: 1940’lı Yıllarda Soğuk Savaşın Erken Provası, Sosyologca, Cilt:3 Sayı:4.
  • AYGÜN Mehmet, (2013), Türkiye’de Anti-Komünizmin Kaynakları-4: 1950’lerde Anti-Komünizmin Ululslararasılaşması ve Muhafazakar Güçlerin Mücadeleye Dahil Olması, Sosyologca, Cilt:3 Sayı:5.
  • BOZDAĞ E. Güneşer, (2018), Türkiye İktisat Kongresi-İzmir 1923: Türkiye’nin İktisadi Kalkınmasında Atılan İlk Tohum, TÜRKTOB Dergisi, Sayı: 27.
  • ÇAVUŞOĞLU Hüseyin, (2018) 27 Mayıs 1960 Darbesinin Nedenleri ve Sonuçları Üzerine Bir Tartışma, Türk Siyasal Hayatı, Osamanlı Modernleşmesinden Günümüze, Nobel Yayınları

[1] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Atatürk Araştırma Merkezi Yay., Ankara 1989, s.340.

Ayrıca kontrol

Umut sahte sandıklarda değil, demokratik halk örgütlenmesindedir!

19 Ekim Pazar günü ülkemizin kuzeyinde gerçekleştirilecek olan sözde seçim süreci Kıbrıslı Türklerin iradesini ortaya …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir