
Bizlere doğduğumuz günden itibaren hep bencillik ve başkalarına güvenmeme öğretilmeye çalışılmaktadır. Çünkü içerisinde yaşadığımız sistemin en büyük düşmanı, bir birine güvenen ve sadece kendisini değil etrafındaki kişileri, doğayı, yaşamın bütününü düşünen ve seven kişilerdir.
Bu anlayış sadece arkadaşlık, aile ya da okul ve iş gibi ortamlarda değil, aynı zamanda en yoğun duyguların yaşandığı ikili ilişkilerde de bize dayatılan anlayış şeklidir.
Bu anlayış şekli kişiye ‘önce kendin ol ve kendini düşün’, ‘kimseye ihtiyaç duyma’, ‘güçlü ol, kendi ayakların üzerinde dur’ gibi ilk bakışta olumlu görünen telkinlerde bulunur. Belki bu düşünceler ilk bakışta, kişinin birisine bağımlı olarak yaşamaya çalışması gibi sağlıksız bakış açılarını zayıflatmak için olumlu olarak görülebilir.
Ancak içerisinde yaşadığımız bu sistemin yarattığı sayısız olumsuzluk dikkate alındığında, kişinin esas problemi, yaşamında ona değer verdiği ve değer gördüğü, ondan güç aldığı birisinin olması ve ona bağlanması değildir. Çünkü bireyler bu sistem içerisinde böylesi bir desteğe ve bağlanmaya daha fazla ihtiyaç duymaktadır.
Kapitalist sistem kişileri bir birinden koparıp atomize etmekte ve daha kolay yönetilebilen, tek başına, güçsüz bireylere dönüştürmektedir. Ve bireyler bu sistemin yıkıcı zorlukları karşısında ayakta kalabilmek için güç alabileceği bir dayanağa daha fazla ihtiyaç duymaktadır. Dolayısı ile bu sistem içerisinde esas sorun insanların birbirine ihtiyaç duyması ve bağlanması değil, tersine birbirinden uzaklaşarak yalnızlaşması ve başa çıkamadığı koşullar karşısında ezilerek kendisini tüketmesidir.
Durum böyleyken kendini psikolog ya da yaşam koçu olarak adlandıran sayısız kişi ortaya çıkmakta ve bireylere yalnız olmanın güzelliklerini pazarlamaya çalışmaktadır. Bunu yaparken de, bilerek ya da bilmeyerek, kapitalist sistemin kendi çürümüş düzenini sürdürebilmek için bireylere dayattığı yalnızlaştırıp atomize etme süreçlerini normalleştirmekte, dahası bunun yanlış olmak bir yana, olması gereken iyi bir şey olduğu düşüncesini kabullendirmeye çalışmaktadırlar.
Bu durumun önemli bir yansıması da ikili ilişkilerde görülmektedir. Bireylere içerisinde yaşadıkları toplumsal yapıya bağlı olarak ya aile olmanın kutsallığı dayatılmakta, ya da aile olmanın tamamen gereksiz, dahası bireyin özgürlüğünü kısıtlayan yanlış bir şey olduğu düşüncesi verilmeye çalışılmaktadır.
Feodal toplum anlayışından kalma olan, aile olma ya da çocuk sahibi olmak gibi süreçleri doğal bir gelişme yerine her bireyin yapması gereken bir zorunluluk olarak gören anlayış elbette hatalıdır. Ancak karşılıklı sevgiye ve saygıya dayanan sağlıklı bir ikili ilişkinin günün sonunda bir aileye dönüşmesi, hatta bu ilişkiden sağlıklı bir çocuğun dünyaya gelmesi insan yaşamının en doğal süreçlerinden birisidir. Önemli olan bireylerin böylesi sağlıklı bir ilişkiyi yaratabilecek ve sürdürebilecek koşullara sahip olup olmamasıdır. Ve bu tamamen içerisinde yaşadığımız toplumsal sistemle bağlantılı olan bir şeydir.
Çünkü bireyler arasındaki ilişkileri şekillendirip belirleyen en önemli etken içerisinde yaşadıkları üretim ilişkileri ve bunun üzerinde şekillenen toplumsal düzendir. Eğer üretim ilişkileri ve buna bağlı oluşan toplumsal düzen sömürüye, eşitsizliğe, bireylerin birbirlerine yabancılaştırılmasına dayanıyorsa doğaldır ki bireyler arasındaki ikili ilişkiler de bundan büyük oranda etkilenecektir, tersine olan bir yapıda ise, bireyler arasındaki ilişkiler eşitliğe, dayanışmaya, bir birine karşı sevgiye ve dayanışmaya dayanacaktır.
Bu noktada şu soru sorulabilir; peki kapitalist sistemin dayattığı çürümüş anlayışa karşı çıkan ve bu yönde belli bir eğitime ve bilince sahip olan bireyler arasındaki ilişkiler de bu çerçevede mi şekillenmektedir?
Bu sorunun cevabı hem evet hem de hayırdır. Evet, çünkü bireyler ne kadar bilinçli olurlarsa olsunlar içerisinde yaşadıkları toplumsal yapıdan etkilenmekte ve bu durum kişiler arasındaki ilişkilere de kaçınılmaz olarak yansımaktadır. Hayır, çünkü belli bir bilince sahip olan bireylerin diğer kişilerle olan ilişkilerindeki yaklaşımları sahip oldukları bilincin gelişmesine bağlı olarak niteliksel olarak farklılaşmaktadır. Dolayısı ile belli bir bilince sahip olan kişilerin ikili ilişkilere bakış açıları, bu ilişkilerden beklentileri de farklı olmaktadır. Onlar için ilişkide önemli olan birbirini sadece sevmek ve saygı göstermek değildir. İçerisinde yaşadığımız kapitalist sistemin bizlere dayattığı yıkıcı zorluklara karşı bir birine destek olmak, zorluklara birlikte göğüs germek, sadece mutluluğu değil, mutsuzlukları da paylaşmak, egoizmden kurtulup sorunlara ‘ben’ olarak değil ‘biz’ şeklinde bakabilmeyi başarmaktır.
Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi kişi ne kadar bilinçli olursa olsun kapitalist sistemin dayattığı çürümüşlüklerden kendisini tamamen koruması mümkün değildir. Ve bunlarda az ya da çok olumsuz şekilde etkilenmekte ve bu durum kendi pratiğine olumsuz şekilde yansımaktadır.
Kapitalist sistem içerisinde birey olabilmek için yapılması gereken şey insan bilincini analiz ettiğini iddia eden kimi çevrelerin savundukları gibi insanı insan yapan toplumsal değerlerden kopmak değil, tersine insani değerlerini koruyabilmek geçmektedir. Bireyin özgürlüğü ve kendisini tam anlamıyla bularak yeniden gerçek bir bireye dönüşebilmesini yolu ise, onu kendisine yabancılaştırıp insan olmaktan koparan kapitalist üretim ilişkilerinden kurtulmaktan geçmektedir.