ANA SAYFA / Anasayfa / Emekçiler nasıl rahat eder?! (Giriş)

Emekçiler nasıl rahat eder?! (Giriş)

Son yıllarda ülkemizin kuzeyindeki sermaye sınıfı temsilcilerinin ikide bir ağızlarında geveledikleri ‘yabancı işçilere daha düşük maaş ödenmesi’ talebi bir kez daha gündemde öne çıkmış durumda. Hazır bu konu yeniden gündeme gelmiş iken bir kaç noktaya açıklık getirmek sanırım yerinde olacaktır. Ancak başından şunu da belirtelim ki; bu konunun bir çok farklı yönü bulunmaktadır ve bunları tek bir yazıda ele almak yerine bu konuları sırayla birkaç yazıda ayrı ayrı ele alacağız. Bu nedenle bu ilk yazı konuya kısa bir giriş ve genel bir bakış yazısı olacaktır. Önümüzdeki günlerde yazımızın diğer bölümlerini de sizlerle paylaşacağız.

İlk olarak tartışmanın bir tarafı olan kuzey Kıbrıs’taki sermaye sınıfının sendika başkanı Metin Arhun kendi bakış açılarını savunmak amacı ile yaptığı açıklamada kullandığı ifadelere bir bakalım: 

“Bize ne A ülkeden, B ülkeden. Hindistan’da 80 dolar, Bangladeş’te 100 dolar asgari ücret. Ben oradan işçi getireceğim, devlet beni 1000 dolar vermeye mecbur bırakacak. Bu mantığın neresinde?”

Sermaye sınıfının bu yaklaşımı elbette mantıklıdır, çünkü onlar konuları kendi sınıf çıkarlarından değerlendirirler ve kendi sınıf iktidarına dayanan kapitalizm koşullarında, aslolanın sermaye sınıfının desteklenmesi ve buna göre uygulamaların hayata geçirilmesi olduğunun bilincindedirler. Onlar kendi sınıflarının iktidarına dayanan kapitalizm koşullarında, gayet mantıklı bir şekilde kendi sınıfsal bakış açılarına uygun olarak, bu düzenin temel ekonomik yasası olan şeyin; yani işçilerin işgücünün daha fazla sömürülmesi ve bu yolla artı değerin yükseltilerek sermaye birikiminin artırılmasının sağlanması için gerekli düzenlemelerin yapılmasını talep etmektedirler.

Peki işçiler bakımından bu talep mantıklı kabul edilebilir mi? Elbette hayır! Tersine işçiler yaşanan hayat pahalılığı karşısında her geçen gün daha da yoksullaşmakta ve standart asgari ücretle dahi geçinemez durumdadırlar. Ve bu Kıbrıslı, Türkiyeli, Uzakdoğulu, Afrikalı ya da A, B ülkeden gelen her bir işçi için geçerlidir. Çünkü bir işçinin geçimini sürdürebilmesi ve hayatta kalıp çalışmaya devam edebilmesi için gerekli olan ücret, o işçinin geldiği ülkeye göre değişmez. Asgari ücret denilen şey zaten bir işçinin hayatta kalabilmesi ve sermaye sınıfı için emeğini satmaya devam edebilmesi için gerekli olan en düşük maaştır. Bu nedenle asgari ücretin hesaplanması sırasında dikkate alınması gereken genel çerçeve; bir ailede ortalama kaç kişinin olduğu, ortalama kaç kişinin çalıştığı ve bu ortalama kişi sayısının aylık temel ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için gerekli olan minimum rakamı kazanabilmesi için en düşük maaşın ne kadar olduğudur.

Daha anlaşılır olması için şöyle bir örnek verelim: eğer bir ülkede her bir ailenin ortalama kişi sayısı 3 ise ve her ailede ortalama 2 kişi çalışıyorsa, bu 3 kişilik ailenin bir aylık ihtiyaçlarının minimum düzeyde karşılanabilmesi için, asgari ücretle çalışan 2 kişinin aylık gelirinin yeterli miktarda olması gerekir. Yani 3 kişilik bir ailenin bir aylık ihtiyaçlarının minimum düzeyde karşılanabilmesi için gerekli miktar, örneğin 100 TL ise, aylık asgari ücretin de minimum 50 TL olması gerekir.

Burada aktardığımız mantık bizim olması gerektiğini savunduğumuz ya da yeterli gördüğümüz için anlattığımız bir yaklaşım değildir. Tersine ülkemizin kuzeyindeki kapitalist düzenin kendi yasalarından birisi olan Asgari Ücret Yasası’na dayanmaktadır. Bizim savunduğumuz sosyalist sistemde ise ücretler, işçilerin çalışmaya ve dolayısı ile sermaye sınıfının daha da zenginleşmesine yardımcı olmaya devam edebilmek için ihtiyaçlarını minimum düzeyde karşılayabilmesini temel almaz. Sosyalizm koşullarında sermaye sınıfının işçilerin emeği üzerinden artı değer elde etmeleri, yani işçilerin emeklerini sömürmeleri mümkün değildir. Çünkü üretim araçlarının özel mülkiyeti ortadan kaldırılmış ve sermaye iktidarı yıkılarak işçi sınıfının iktidarı kurulmuştur. İşçilerin ücretleri ise ortaya koydukları emeğe ve yarattıkları ürünlerin değerine göre belirlenir. Yani kapitalizm koşullarındaki gibi, örneğin günde 100 TL’lik bir emek ortaya koyup, bunun 50 TL’sinin sermaye sahipleri tarafından sömürüldüğü kapitalist artı-değer ve sermaye biriktirme yasası söz konusu olmaz. Bunun yerine, işçiler tarafından ortaya konan emeğin bir kısmının üretimi ve toplumsal ortak ihtiyaçların geliştirilmesi için ortak kamusal bütçeye ayrıldığı, geriye kalan değerin tamamının ise işçinin olduğu, yani ‘Herkese emeğine göre!’ sosyalist üretim yasası hayat bulur.

Peki sermaye sınıfının kendi sınıfsal çıkarları bakımından gayet mantıklı olan bu yaklaşıma karşı ortaya konan eleştiriler nelerdir? Hepsine değinmeye gerek yok, ama özellikle sorunlara bakış açısı ulusal çerçeveyi aşamayan Bağımsızlık Yolu’nun yaklaşımını kısaca da olsa ele almak gereklidir. Çünkü bu örgütün temel iddiası ’emekçilerin partisi’ oldukları şeklindedir. Eğer iddaları ‘Kıbrıslı Türk emekçilerin ulusal partisi’ şeklinde olsaydı, buna belki itiraz etmezdik. Ancak ‘emekçilerin partisi’ olmak ve dolayısı ile emekçileri temsil etmek iddiasında olan her bir örgütlenmenin ne dediğini ele almak ve hatalı yönlerini ortaya koymak, emekten yana olduğunu iddia eden her bir kişinin görevidir.

Gelin bu partinin yöneticilerinden olan Münür Rahvancıoğlu tarafından konu ile ilgili yapılan paylaşımda hangi ifadelerin kullanıldığına bir bakalım:

“Eğer Bangladeş’teki ücretleri bu kadar beğeniyorsanız, memleketi Bangladeş’e çevirmeye uğraşmak yerine işinizi oraya taşımanız çok daha hayırlı olacaktır. Sizi tutan yok; gidin, Bangladeş’e yatırım yapın. Siz de rahat edin, biz de rahat edelim.”

Bu yaklaşımın “Bütün ülkelerin işçileri birleşin!” şiarını temel alan emternasyonalist işçi sınıfı bakış açısını temsil etmesi mümkün değildiri! Bu yaklaşım olsa olsa ulusal çerçeveye hapsolmuş dar bir bakış açısını temsil edebilir. Çünkü ülkemizdeki yabancı işçileri savunur görünen bu bakış açısı, aslında uluslararası sermayenin bazı ülkeleri kölece sömürü alanlarına çevirmesini ve o ülkelerin işçilerini en azgın şekilde sömürmesini normalleştirmekte, dahası kendi ülkemizin sermaye sınıfının da bu ülkelere gidip oradaki işçileri aynı şekilde sömürmesi tavsiyesinde bulunup, bunun olması durumunda kendilerinin de rahat edeceğini belirtmektedir. Bu yaklaşımın anlamı şudur: ‘Varsın sermaye sınıfı başka ülkelerin işçilerini kölece sömürsün, biz kendi ülkemizde daha az sömürülelim, yeter ki rahat edelim!’ 

Emekçiler açısından sermaye sınıfının başka bir ülkede, o ülkenin işçisini daha çok sömürmesi kendilerinin rahat etmesini sağlayamaz. Bu yaklaşım sınıfsal bir bakış açısını temsil edemez, olsa olsa dar ulusal bakış açısının yansıması olabilir. Dahası yabancı işçileri savunur görünen bu yaklaşım bilerek ya da bilmeyerek günün sonunda yabancı işçi karşıtlığına varmaktadır. Bu konuyu bir sonraki yazımızda daha ayrıntılı şekilde ele alacağız.

Toparlayacak olursak; sermaye sınıfı tarafından son derece mantıklı olan ve daha fazla sömürü, daha fazla artı değer ve sermaye birikimi elde etmeyi hedefleyen yaklaşım ile işçilerin emeklerinin sömürülmesine karşı çıkarak sağlıklı ve yeterli düzeyde bir yaşam elde etmek istemeleri arasında taban tabana bir zıtlık vardır. Bu uzlaşmaz zıtlık kapitalist toplumun en temel çelişkilerinden birisi olan sermaye sınıfı ile işçi sınıflar arasındaki sınıf mücadelesinin temel nedenidir. Bu çelişkinin ortadan kaldırılmasının tek yolu ise kapitalizmin ve sınıfların ortadan kaldırılmasıdır. Yani sömürüye dayanmayan yeni bir üretim biçimi ve yeni bir sınıfsız düzenin, sosyalizmin kurulmasıdır. Sosyalizm dünyanın tamamında kurulup, tüm ülkelerin işçileri kapitalist sömürüden kurtulmadığı sürece de emekçilerin tam anlamı ile rahat etmesi mümkün olmayacaktır.

Ayrıca kontrol

Umut sahte sandıklarda değil, demokratik halk örgütlenmesindedir!

19 Ekim Pazar günü ülkemizin kuzeyinde gerçekleştirilecek olan sözde seçim süreci Kıbrıslı Türklerin iradesini ortaya …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir