
15 yıldan fazladır ülkemizin güneyinde çalışan ve pandemi süreci sonrasında işine gitmekte büyük zorluklar yaşayan diğer çalışanların Güneyim Emekçileri adı altında bir araya gelerek örgütlenmesinde büyük katkıları olan Hasan Ercüment ile süreç üzerine bir röportaj yaptık. Güneyde çalışan emekçilerin sorunlarını daha iyi anlayabilmek için ilgi ile okuyacağınızı umarız.
Merhaba, öncelikle biraz kendinizden bahseder misiniz?
2005’den beridir güneyde çalışıyorum. Onun öncesinde zaten İngiltere’de çalışmıştım. Bir anlamda benim için kaçınılmazdı güneyde çalışmak. Çünkü güney tarafının mevcut sigorta sisteminin tanınır olmasından kaynaklı, sigortalarımı oraya taşıma imkânım vardı. B nedene çalışmaya orada devam etmem gerekti. Yani ülkeme geri dönme isteğimden kaynaklı benim için tercihten ziyade bir zorunluluktu. Şu an da ben bir gıda şirketinde depoda depocu olarak çalışıyorum.
Bu süreçte ön plana çıkmanın, toparlayıcı olmanın etkeni nedir? Uzun zamandır Güneyde çalışıyor olman oradaki sıkıntılara, geçiş süreçlerine hâkim olmanın da etkisi var mıdır?
Tabii ki insan acı duyduğu sürece avazı çıkar, sesi çıkar. Ne kadar acı duyarsa o kadar daha fazla vardır o kadar daha fazla isyan eder. Bütün mesele oradan kaynaklanır diye düşünülebilir. İkincisi de sınıfsal bilinç önemlidir. Bu faktör de bu konularda önemlidir. Dikkat ettiyseniz hep öne çıkan kişiler sınıf bilinci yüksek kişilerdir. Daha önceden sendikalarda örgütlü olan kişiler daha fazla hak arayışına giriyorlar. Çünkü alternatifin ne olduğunu, kurtuluşun nerde olduğunu, hak arayışının nasıl olması gerektiğini, birliğin nasıl olması gerektiğini çok iyi biliyor sendikalı işçiler. Uzun zamandır sendikalı olarak çalışmam benim bu süreçte bize yapılan haksızlıkları görüp öne çıkmamdaki adımlarımız için etken olmuştur.
Peki 1 yıllık korona ile birlikte ortaya çıkan bu süreçte, bir hareketlenme yaşanarak Güneyin Emekçileri diye bir grup oluştu ve bir dizi eylemler gerçekleşti. Bu süreci kısaca anlatabilir misiniz? Bu süreç nasıl şekillendi, neler yaşandı?
Şimdi aslında pandemi ortaya çıktı çıkalı sadece Kıbrıs’ta bizler değil, bütün dünyada işçi hareketlenmeleri ortaya çıktı. Her tarafta bir kıpırdama, kaynama baş gösterdi. Bunun sebebi de egemenlerin fırsat kollamalarından kaynaklıdır. Maksimum karla nasıl bu süreci de anlatacaklarının hesabını yaparak yine işçilere yüklendiler. Dolayısı ile bütün dünyada benzer saldırılar gerçekleşmiştir. Yani bu hastalığın yayılmasındaki en fazla ceremeyi yine işçiler çekmiştir. Hem sokakta çalışmaya mecbur bırakılarak, hem hastalıkla boğuşarak. Bir de bu süreçte egemenlerin zarar ettik, üretim yapamıyoruz söylemleri sonucu işten durdurmalar, işten çıkarılmalarla bir bedel ödedi işçiler. Dolayısıyla çalışanlar da kesintilere maruz kaldılar. Bu şekilde dünya genelinde bir zarara uğratıldı işçi kesimi. Bizim Kıbrıs’taki durum, adanın bölünmüş olmasından kaynaklı kuzeyinde yaşayıp güneyinde çalışan işçileri ekstradan bir sıkıntısı daha gerçekleşti. İki tarafın birbirlerini tanımamalarından ve adanın bölünmüş olmasından kaynaklı bir katmerli baskıya maruz kaldık. Çünkü buradaki egemenler sınıfsal anlamda bir baskı yapmıştır, bir de emperyalist politikalarını kullanarak bir baskı unsuru oluşturmaya çalışmışlardır. ‘İşte fırsat bu fırsat, adayı bölelim’, ‘İki toplum arasındaki o köprüleri tamamen yıkalım’. Bunu çok iyi kullandırdılar. Yaşadığımız süreç bize bunu bunu bariz bir şekilde ispatlamıştır. Tabii hiçbir şekilde sağlıkla alakası olmadığını, bize defalarca özellikle adanın kuzeyindeki egemenler ispatladı. Çünkü sağlık ön planda olmuş olsaydı, belki biraz daha anlayışlı davranmış olacaktık bizler de. Ama 1 yıl boyunca sırf birilerine para yedirsinler, birilerine bazı şeyleri peşkeş çeksinler, birilerini zengin etsinler diye Türkiye’den ve başka yerlerden casinolara insan taşıdılar. Hatta gizli uçak seferleri ile insan taşıdılar buraya. Dolayısıyla hastalığı da taşıdılar. Burada çalışan işçileri hasta ettiler, en fazla etkilenen onlar olmuştur. Bizim de işimize gitmemize engel oldular. Bu kime ne yarar getirdi? Kendi ekonomilerine baktığımız zaman aslında fayda getirdi.
Kıbrıs’a geneline yapılan kısıtlamalara baktığımızda bunun aslında sağlık açısından olduğunu söyleyemeyiz. Tersine açık bir şekilde bu kararın siyasi bir karar olduğunu ispatladılar yaptıkları her pratik eylemde.
Dolayısıyla biz biraz daha fazla etkilendik bu durumdan ve ondan kaynaklı da daha fazla sesimizi çıkarmaya çalıştık. Ne kadar sesimizi çıkarttık, onu bilemem ama en azından bir örgütlenme şansı doğurdu bize ve bu süreç bizi bir çatı altında toplamaya toplanmaya itti.
Bu süreçte ne gibi çalışmalar yapıldı?
Aslında zorlu bir süreç geçti. Çünkü toparlanma süreci, örgütlenme süreci zor olmuştur. Sokağa çıkma yasaklarını hakim olduğu dönemlerde, insanların birbirine olan ulaşımlarının engellenmesinden kaynaklı, internet üzerinden bir örgütlenme gerçekleştirdik. Birçok insanın da internet kullanmıyor oluşu bu kesimlerle iletişim kurma zorluğunu getirdi bize. Buna rağmen bir örgütlenme gerçekleştirdik. Belki de bir ilki gerçekleştirdik belki da yıllardan sonra. İşçilerin kendi ortak karar alma mekanizmalarını oluşturduk. Bu şekilde hareket ederek iş yapılmasına olanak sağladık. Bunun önünü çektiğimiz için bundan mutluluk duyuyoruz. Bu süreç içerisinde hiçbir şekilde birilerine öncülük etme ya da başkanlık etme derdiniz olmamıştır. Evet, birçok zorluklar yaşadık bu süreç içerisinde. Halen daha da yaşamaktayız. Bir sürü baskıya maruz kaldık, bir sürü yıldırma operasyonlarıyla karşılaştık. Bunları da bir şekilde aştık aşarken de tabii ki zararlara uğradık. Ama bugüne kadar hiçbir mücadele kolay olmamıştır, başarıya zararsız ulaşmamıştır, bunun da bilincindeyiz.
Bu noktada, bu süreç içerisinde farklı bir müdahale de yapıldı ve işçiler bölünmeye çalışıldı. Bu süreç nasıl gelişti?
Bu ilk kurulduğumuz günden itibaren, arkadaşlarla bölünme sürecine kadar her zaman aynı şekilde, alınan kararları ortak aldık ve ortak hareket ettik. Bu arkadaşların ayrıldığı dönemde; kendi örgütlerini kurmak istediklerini söylediler. Biz bunun gerekçesi neydi anlayamadık. Bütün işlerin ortak karar aldığı bir yerde neden böyle bir ayrı bir yapılaşmaya gidilme ihtiyacı hissettiler anlamış değiliz.
Ben o süreçte kitlenin seçmiş olduğu temsilciler kurulunun içerisindeydim. Bu kurul sadece kitlenin aldığı kararları uygulayan yani hamaliye işi yapan bir gruptu. Ayrılan arkadaşlar da grubun içerisindeydi. Sorduk neden ayrılmak istiyorsunuz diye. İşçilerin çoğunluğunun aldığı kararların hayata geçirilmesine, birinin hegemonyası ya da birinin baskısı olmamasına rağmen ısrarla ‘Biz kendi örgütümüzün kuracağız’ diyerek ayrılmak istediler. Yaklaşık 900 kişinin ortaklaşa toplandığı bir grubu terk etti 5 tane arkadaş ve kendi örgütlerini kurma girişimi başlattılar. Biz oturduk diğer arkadaşlarla ve dedik ki; bunu yapmasınlar, biz de ise sıkıntı gerekirse biz çekilelim, bunu da teklif ettik. Yine de ‘hayır, iki grup olsun. Siz devam edin biz de devam edeceğiz’ dedi arkadaşlar. Biz tamamen tek bir çatı altında işçilerin bölümlemesi tarafında olduğumuzu defalarca yazılı, sözlü olarak belirttik. Bir dernek kuruluşu için aslında tüzüğünü de her şeyini de biz zaten hazırlamıştık. Buna rağmen bölünmenin önüne geçebilmek için varsın bu arkadaşlar kursun derneği, hiçbir şekilde müdahale etmeyelim dedik.
Bildiğiniz gibi o dönemde hükümeti dava etme sürecimiz vardı. Davanın parasını kitle verdi ve ben kendi adıma hükümeti dava ettim. Ben mahkeme koridorlarında koşarken bu arkadaşlar sağ olsunlar bizim hazırladığımız bütün taslakları alıp derneği kurdular ve bizi üye dahi yazmadılar. biz her şeye rağmen bunu da sineye çektik. Dernek içerisine girip çalışma yürüteceğimizi, normal işçiler olarak üyeler olarak çalışacağımızı beyan ettik. Bütün o güne kadar yaptığımız her şeyi ve 900 kişilik grubun yönetimini derneğe devrettik. Devrettikten bir hafta sonra o grubu kapatıp, kendi açtıkları küçük grupta bizim paylaşımlarımızın hepsini sildiler, hiçbir şekilde bize eleştirme hakkı tanımadılar, bizi üye yazmadılar. Birçok arkadaşın genel kurul çağrısına tüzükte koydukları maddeleri gerekçe göstererek karşı çıktılar. Tüzüğe; Genel Kurula en az 6 ay üye olanlar katılabilir ve yönetim organlarında aday olabilir şeklinde ekstra bir madde koydular.
Bizim aklımıza başka sorular geliyor, tam kazanın kaynadığı, bu kadar üzerimizde baskın olduğu bir dönemde neden ihtiyaç duyuyorlar böyle bir şey yapmaya. 5 kişiye kurulan bir derneğin aldığı kararlarla, işçilerin birçoğunu dışlayarak iş yapması kabul edilir değildir. Yani arkadaşlar kurdukları dernekte bizlere mücadele şansı vermediler. Toparlayıcı olmaları gerektiği yerde tamamen bölünmeyi istediler.
Bugüne kadar bu hareketi kuran, bu şeyleri başaran ne bir başkandı, ne Hasan, ne Derviş, ne de diğer arkadaşlardı. Bunun başarısı işçilerin birliğiydi, Güneyin Emekçilerin birlik oluşu, kendi kararlarını kendi alma başarısıydı. Bu arkadaşlar bunu reddettiler. Halen daha bizim çağrılarınıza kulak tıkıyorlar, birliği reddediyorlar, bizim de oraya gitmemizi reddediyorlar.
Elbette ki başka görüşlerin, eleştirilerin olması normaldir ama işçi örgütlenmeleri içerisinde bu şekilde başka diğer işçileri bölerek, dışlayarak, hareket etmek kabul edilebilir bir şey değildir. Bu sınıf düşmanlığıdır. Bunun başka bir açıklaması, başka bir ismi yoktur.
Dev-iş altında Emek işe üye olma süreci nasıl gelişti nedenleri neydi ne amaçlanıyor?
Bu aslında Güneyin Emekçileri ilk kurulduğundan itibaren işçilerinin çoğunluğunun konuştuğu bir konuydu. Çünkü bir süreç yaşadık ve o süreçte kitlelerin nasıl etkin olacağı, kimlerin nasıl etkilendiğini gördük. Ve bir baktık sendikalı olan işçiler (sendikalı işçiler genelde sigortalı çalışırlar ve bütün haklarından da yararlanırlar) hem işlerini koruyabildiler. Sendikalı oldukları için gerek toplu iş sözleşmelerinden, gerek sendikaların hükümetlerle yaptığı görüşmeler sonucunda çıkan kararlardan, gerek sendikanın grev fonları, işsizlik fonları gibi kaynaklarından yararlandıklarını gördük. İşçilerin büyük çoğunluğu bu süreçte sendikalı olmanın ne kadar faydalı olduğunu gördü ve sendikaların biz işçilerin ekonomik mücadele verebilecekleri tek örgüt olduklarını kavradı. Birçok işçi arkadaşımızın ve çoğunluğun görüşü de sendikalarda örgütlenmekti. Biz bunu önümüze hedef olarak koyduk.
Bazı arkadaşlar dernekleşme sürecine girdiler, biz de dedik ki bunu da reddetmeyelim. Çünkü derneklerin de işçi yaşantılarında çok ciddi katkıları olabilir. Kültürel anlamda yapacağı işler vardır. Biz dernek kurmayı düşünürken önümüzde gerek iki toplumun kültürel anlamda yakınlaşmasına yönelik etkinlikler, dil kursları, mevcut arkadaşların birbirlerine yardımı, iletişimini artırma gibi bir sürü hedefler koymuştuk.
Dernek kurulunca biz dedik ki bu işin sendikal boyutu da vardır. İşçilerin sendikada da olması gerekir. Derneği kuran arkadaşlar işçilerin sendikalar içerisinde örgütlenme hareketini sindirmeye çalıştılar. Biz buna daha fazla suskun kalamadık. Zaten yaklaşık 200-300 arkadaşımız bizimle iletişimde olmasından kaynaklı, tekrardan bir hareketlenmeye girdik ve dedik artık dernek içinde birliktelik için bir imkan kalmamıştır. Çünkü dernek yönetimi kendi kararları dışında bir şeyi dikkate almamaktadır. Güneyin Emekçileri hareketini yeşerten yaklaşık 300 kişi dernek yönetiminin yaptığı faşizan, diktatörel baskılardan kaynaklı uzaklaştırılmaktaydı bu işçilerin sokakta kalmasına sessiz kalamadık. Diğer dışlanan arkadaşlarla birlikte bir karar aldık ve dedik ki; biz bu şekilde devam ettiğimiz sürece yine de işçileri bölmüş olacak, o yüzden bizim buna müsaade etmemiz gerekir. Bu arkadaşlar bizi kapıdan atıyorlarsa biz pencereden girmeliyiz. Ama nasıl girmeliyiz? Dernek çatısı altında girme şansımızı bu arkadaşlar tamamen kapattılar, bize hiçbir şekilde yol yöntem bırakmadılar. Tek bir yöntem vardı o da mahkemeye gidip yasal süreç başlatmak. Öylesi bir süreçten haklı bir şekilde çıkardık, ama bu neyi getirdi, bunu da düşündük.
Bize yakışan bu değildi. Her şeye rağmen biz tekrardan çağrı yaptık. Derneği bu şekilde yönetmek isterseniz buyurun yönetin. Kültürel yapacağınız çalışmaları hangi şekilde yapacaksanız yapın. Bu birliğin tekrardan sağlayabilmesi adına bu arkadaşlara sendika çatısı altında birlikte çalışmayı önerdik. Ama hiçbir şekilde bizi duymadılar. Biz de bütün işçilere çağrı yaptık ve dedi ki dernekte kalmak isteyen herkes kalabilir. Hiçbir arkadaşımıza dernekten çıkınız diye bir çağrı yapmıyoruz ama dernekle sendikanın görevleri farklıdır. Ve biz arkadaşlarımızı sendikaya çatısı altında birlik olmaya, sendikalaşma çağırdık. Ciddi çoğunlukta arkadaşımız bunu kabul etti ve sendikaya girme kararı aldılar.
Sendikalarla yaptığımız görüşmelerde de, ki bu görüşmeler 1 yıldır yapılıyor, vardığımız sonuç Dev-İş çatısı altında örgütlenmek oldu. Ben güneye kayıtlı olan PEO sendikası içerisinde örgütlü oluşumundan kaynaklı bu süre içerisinde sendi üyesi olsun olmasın birçok arkadaşımıza yardımda bulunmasını sağladık. Dolayısıyla PEO’nun kuzeydeki birlikte hareket ettiği ve dolayısı ile bize de en fazla destek olan DEVİŞ sendikası ile iletişime geçtik. Bize nasıl yardımcı olabilecekleri konusunda görüşmeler yaptık. Bildiğiniz gibi kuzeyde ikamet eden ve güneyde çalışan Kıbrıslı Türklerin birçok sıkıntısı vardır. Dolayısıyla işçiler olarak kendimizi koruyacak bir kalkana ihtiyacımız vardır. Bu da bu taraftaki işçilerin örgütlü olduğu Dev-İş’tir. Bu nedenle en uygun mücadele edebileceğimiz sendikal örgütlenme olan Dev-İş’te örgütlenme kararı aldık.
Bu güzel sohbet için çok teşekkürler. Mücadelenizde başarılar. Son olarak belirtmek istediğin bir şey var mı?
Benim hem kuzeydeki, hem güneydeki, hem de dünyadaki bütün işçilere çağırım sendikalaşın. Sendikalarla iletişime geçin ve sendikal örgütlenmeyi de birinin malı olarak görmekten vazgeçin, sendikalar işçilerin malıdır. Öyle bir algı yaratıldı ki sendikalar işçiler adına istediklerini yapar, bu doğru değil. İşçiler sahip çıktığı oranda sendikaların kendi başına iş yapma olanağı yoktur. Sendikadaki bütün her şeyin parasını işçiler öder. Dolayısıyla işçiler kendi haklarına sahip çıktıkları oranda sendikalar da doğru iş yapar. İşçilerin önce yapması gereken sendikalara girmesi, birliklerini oluşturması gerekir. Kendi temsilcilerini seçerek göndermesi ve kendi kararlarını alma hakkı için çalışmaları gerekir. Hiç kimse kimseye ne özgürlüğü, ne hakkı, ne de hukuku altın tepsi içerisinde sunmaz. Herkesi kendi emek mücadelesini önceki kendisi vermesi gerekir. Onun için bütün işçilere ve bu 1 yıllık süre içerisinde edindiğim mücadele arkadaşlarıma çağrım kuzeyde sendikamız olan Dev-İş altındaki Emek-İş’e üye olsunlar. Hatta dernek yönetiminde olan arkadaşları da sendikalar altında birleşmeye çağırıyorum. Bizim kurtuluşumuz, işçi sınıfının kurtuluşu, sınıfsal mücadelenin verileceği yer sendika olduğunu bilmeliyiz. Umarım bu çağrımıza da kulak verirler ve onlar da sendikaya gelirler.
Son olarak tekrar etmek istiyorum, Kıbrıs’ın işçileri, hangi dinden, hangi ırktan, hangi renkten olursa olsun, bütün işçiler birleşin, bütün işçiler sendikalarda birleşiniz. Sizi kurtuluşa götürecek olan, sizi iktidara götürecek olan sendikalara giriniz, sendikalarda çalışınız. Sadece sendikalara girmekle de bu işi olmaz, sendikalara girdikten sonra aktif bir şekilde sendikayı sahiplenin, o sizin malınızdır. Her kalemi sizin ödediğiniz paralarla alınmıştır. Kendi evinize, kendi çatınıza sahip çıkınız. Kendi mücadele organımıza, pandemiden sizi koruyacak olan kalkanınıza sahip çıkınız. Bu kalkana sahip çıkmazsanız gün gelir karşınızda sizinle mücadelede egemenler sizin yüzünüze kılıcı da vurur kırbacı da. Dolayısıyla bizi koruyan o kalkanı, kendi kanınızı koruyun, onun arkasında mücadelemize girişin ve diğer işçi arkadaşlarınızla birlik olarak girişiniz. Sizi zafere sürükleyecek olan, işçi sınıfını başarıya götürecek olan tek şey işçilerin birliğidir. İşçileri geriye götürecek olan, bize zarar verecek olan tek şey bizim bölünmemizdir. Onun için bölünmeye hiçbir şekilde fırsat vermeyin.